Paylaş

KENYA – MASSAi MARA – KENYA FAMTRIP

KENYA – MASSAi MARA

Jambo = Merhaba, Jumbo= Fil,  Hakuna Matata = Herşey yolunda…

İlgim, “Aslan Kral” isimli çizgi filmle başladı. Yukarıda ki kelimeler de oradan kapma. National Geographic ve doğa bazlı televizyon kanalları, dergileri kanıma işledi. Aslan, dalıyor Karaca’nın boğazına, boğup iştahla yiyor, çakallar, akbabalar onu gözetliyorlar ki kalanı paylaşsınlar. Timsahlar, nehirden geçen buffalo sürüsüne saldırıyor, zürafalar kıçkıça sevişiyor, suyun içinde yaşayan ve sadece orgazm anında böğüren erkek Hipopotamus’ların devasa vucudu ancak sevişirken gözüküyor. Hepsini, hepsini çıplak gözlerimle göreceğim.

Obama’nın memleketindeki ilk durağımız başkent Nairobi. Kendi adını taşıyan nehrin kenarında kurulmuş. Aynı zamanda ülkenin finans merkezi. Şehrin 4 milyon nüfusu var ama görülecek bir şey yok. 5 benzemez çarpık-çurpuk, sağlıksız binalar, eski arabalar, trafik kaosu, pek de temiz olmayan sokaklar. Şehirde, üniforma giymiş, hemen hepsi ingilizce konuşan ilk, orta ve lise öğrencileri. Annelerin kucağında birbirinden şirin, iri gözlü, kalın dudaklı, bembeyaz dişli bebekler. İş merkezlerinde ise hızlı adımlarla yürüyen birbirinden şık beyazlar, beyazlarla aşık atan modern giysili siyahlar.

Dükkanlar ve iyi retoranlar Hint, Pakistan asıllıların, Turizm İsviçre ve Fransızların, büyük ticaret Amerika ve İngilizlerin elinde. Sanayi yok gibi ama montaj da olsa bu sektör de hakimiyet İngiliz ve Hollandalıların. Kenyalılar sadece sigorta, cola, bira gibi yurtdışı menşeli şirketlerin temsilciliklerinde varlar, birde bakkal, kasap, seyyar satıcılık gibi ufak esnaflıkta. Şayet toprak sahibi değiller ise veya devletten nemalanmıyorlarsa (rüşvet gani), çok zengin Kenya’lı göremezsiniz. Yabancılar genellikle şehir dışındaki “getto” larında yaşıyorlar. Kendilerine ait okulları, kreşleri, restoranları, sinema salonları, özel kulüpleri, barları hatta kiliseleri var Nairobi’den bir gece kalıp ayrılmadan önce dünyanın en ünlü 50 restoranı arasında bulunan, Carnivore Restaurant’ta yemek molası verip zürafa, zebra, timsah, kaplumbağa, karaca ve devekuşu eti tadıyoruz.  Karaca, devekuşu, kaplumbağa etleri güzel, timsah eti taş gibi, zürafa, zebra yenmese de olur.

Kenya; bir yanda görkemli manzaralar eşliğinde, doğal yaşamın hüküm sürdüğü milli parklarıyla dünyanın bence tek safari cenneti, diğer yanda Hint Okyanusu’nun egzotik kıyılarında kilometrelerce uzanan bakir sahilleri, sıcak tropik suyu, eşsiz güzellikteki mercan kayalıkları ile de muhteşem bir ülke.  Mombasa ise ülkenin 2. büyük şehri. Bembeyaz kumsalları ile Kenya turunu uzatmak isteyen turistler için son durak. Barları ve kumarhaneleri ile gece yaşantısı aktif olan bir şehir.Görülecek en önemli yeri ise Portekizliler tarafından yapılmış olan Jesus Kale’si.

Ancak, Kenya’ya asıl gidiş nedenimiz elbette Safari, Swahili yani yerli dilinde seyahat demek bu. İlk durağımız pembe flamingoların vatanı Lake Nakuru. Bu gölde izlediğimiz manzara bizi büyülüyor. Gölde konuşlanmış veya gökyüzünde slalom yapan milyonlarca zarif, pembe flamingo Lake Nakuru’yu pespembe bir cennete dönüştürmüş.

Akşam güneşin batışını izlemek üzere  “lodge” (loc okunuyor) denilen, vadilerin ortasında yer alan vahşi hayvanlara karşı elektrikli tellerle korumalı otelimize varıyoruz. Bu elektrikli teller Nairobi’de hırsız girmesin diye evlerin çitlerinde de kullanılıyor. Odamız tam korumalı, klimalı lüks bir çadır. Tek derdi, gık desen komşu duyar. Hani diyeceğim şu ki; balayı için uygun bir mekan değil. Neyse, biz romantizme dönelim: Gökyüzü, maviden sarıya, sarıdan kırmızıya dönüşüp, güneş parıltısını yavaş yavaş kaybederken, diğer taraftan dolunay ve yıldızların meydana çıkışını gizemli, büyülü, egzotik bir sessizlikte izliyoruz..

Akşam yemeği için yakılan ateşin etrafında, çevrilen geyik etini ellerimizle yerken, şarabın da etkisi ile olsa gerek, yıldızların elimizi uzatıp alacak kadar yakınlaştığını hissediyoruz. Duyduklarımız sadece ateşin, vahşi hayvanların ve kuşların sesi. Seyahat arkadaşım 20 senelik dostum Erman Toroğlu. Elbette Hocam’la beraber safari terminolojisi de biraz değişiyor. Hemen yandaki gölden hipopotamların sevişirken çıkardığı “aşırı böğürtüyü” değerlendiriyor.

Bir “teslik” var bu ilişkide..
-Nasıl hocam?
Gözü gece iyi seçemedi Hipopotamın.
-??^+?/&%!!!
Ben anlarım…Sesinden anlarım.

Kenya seyahatimiz ülkenin güneybatısında bulunan ve çalılıklar kümesi anlamına gelen Massai Mara tarafına doğru devam ediyor. Nairobi’den 390 km, Lake Nakuru’dan 200 km uzaklıkta Massai Mara. Burası, Afrika’nın dünyaca ünlü vahşi yaşamının keşfedilebileceği safari parklarının yanı sıra, tertemiz gölleri, Out of Africa filmine ev sahipliği yapmış uçsuz bucaksız ferah düzlükleri ile dünya üzerindeki en büyüleyici yerlerinden biri. Yollar o kadar dar ve bozuk ki, 200 km’lik Lake Nakuru-Massai Mara arasını 5 saatte alıyoruz. Ancak seyrine doyum olmayan uçsuz bucaksız vadilerden, mezralardan geçiyor, yol boyu çeşitli Kenya kabilelerini görüp, tanıyoruz. Kenya’da kırktan fazla kabile bulunuyor. En büyükleri Massai, Samburu, Kikuyu ve Swahili kabileleri. Swahili kabilesi, en geniş kabile olup sömürge ülke yönetimlerine rağmen halen orijinlerini, yaşam tarzlarını, dillerini korumaya çalışan bir kabile. Güleryüzlü halkı, geleneksel kırmızı yerel kıyafetleri, zengin kültürü ile de son derece ilginç bir mozaik oluşturuyorlar.

Modern yaşamı reddeden, çok az sayıdaki kabileden biri olan Masai kabilesi ise, görülmesi gereken renkli giysileri ve dansları ile görsel bir şölen oluşturup, sizi Masai köylerinde ücreti mukabili konuk olarak ağırlıyorlar, kabilenin yaşamları hakkında bilgi alma imkanı tanıyorlar. Birçoğu geleneksel yaşam standartlarını koruyor olmalarına rağmen bazı Massai kabileleri tamamen turistik bir yapıya bürünmüş. Ör. 20 dolar karşılığı ziyaret ettiğimiz Massai kabilesi bunlardan biriydi. Bizi köyün girişinde kendi geleneklerine göre ilkel müzik aletleri ile yaptıkları ritmik danslarla karşıladılar. Tahta çubuklarla ateş yaktılar. Kabilede yaşam, bir veya iki odalı, ufak pencereli, kapısız, içinde odun ateşiyle yemek pişirilen, elektriğin olmadığı evlerde geçiyor. Sosyal yaşam şöyle; Öyle bildiğimiz evlilik kurumu falan yok. Evlerin veya çadırların sahipleri kadınlar. Erkek eğer sürekli anlaştığı bir kadını yok ise elindeki mızrağı çadırdan veya evin kapısından içeri uzatıyor, eğer kadın isterse adamı, mızrağın ucundan tutup içeri alıyor. Çocukların kimden olduğu önemli değil, zaten kimden olduğu belli de değil. O artık kabilenin çocuğu.

Köyde dolaşırken ayaklarımız bileklerimize kadar çamura batıyor…sanıyoruz ama çamur değil hayvan pisliği bu. Öğğğkk. Para verdik, boka bastık yani. Çocukların yüzleri sinekten görünmüyor. İyi ki gelirken sarı humma ve hepatit aşılarını olmuşuz. Ancak buradaki yaşamı anlatan kabile reisi Mwai bizi “cockney aksanı” ile şaşırtıyor. Turumuzu tamamladıktan sonra hediyelik eşya satışı bölümüne geçiyoruz. Fiyatlar oteldeki dükkandan yüksek. Yine de yardım olsun diye üç-beş bir şeyler alıyoruz. Sonra kabile reisi bizi köyün okuluna götürüyor. Derslere giriyoruz. Öğrencilerle, öğretmenlerle görüşüyoruz. Dertlerini, sıkıntılarını anlatıyorlar. Kendimizi Birleşmiş Milletler yardım gönüllüsü falan hissetmeye başladık. Menza açmak, yani öğrencilere yemek vermek istiyorlarmış. Mutfak için yardım istediler. Boşalttık cüzdanı. Turumuz bitti. Biz biraz daha orada kalıp fotoğraf çekmek istedik. 15-20 dakika sonra okulun önünden tozu dumana katarak son model bir bir Jeep kalktı. Yerli kıyafeti ile arabayı süren şoför dikkatimizi çekti. Uppss !!!… “Mwai” bu, bizim kabilenin reisi…!

Neyse; durmak yoook, yola devam! (nerden hatırlıyorum ben bu sözü?) Uzunca bir yolculuktan sonra lodge’muza varıp hemen o akşamüstü ilk safarimizi yapıyoruz. Güneş batmadan yola çıkıyoruz. Safari araçları genelde çatısı modifiye edilip açılır hale gelen dörtçeker minibüsler. Şans daha ilksafari de yüzümüze gülüyor. Dakka bir aslan bir. Hatta çoluk çocuk aile bunlar. Burunlarının dibine kadar yaklaşıyoruz. Neden kaçmadıklarını soruyorum rehbere, yoksa burası “çakma” safarilerden mi? Hani hayvanları elle besledikleri hatta uyuşturdukları cinsten? Hayır diyor; hayvanlar, arabaları da ormanın bir üyesi sanıyorlarmış. Hatta hayvanların alıştığı cins olsun diye safari arabaları 2-3 çeşidi ve rengi geçmiyormuş. Ama arabadan aşağı inmece yok tabi. Ham yaparlarmış.

Burada “Big 5” denilen Aslan, leopar, gergedan, manda ve fil dışında çita, zürafa, impala ve Mara nehrinde su aygırı ve timsah’da sıklıkla görebildiğimiz hayvanlar.. Massai Mara’da bulunan Mara Nehri, Kenya ile Tanzanya arasında sınır oluşturuyor. Temmuz- Ekim ayları arasında yağmurlar nedeniyle Serengeti(Tanzanya) dan kuzeye, yani Masai Mara’ya bu nehri geçerek milyonlarca hayvan göç ediyor. Dünyada görülmesi gereken en muhteşem doğa olaylarından biri bu. Su ve otlak aramak için hareket eden milyonlarca hayvanın bu hareketini görebildiğimiz için de ayrıca şanslıyız. Erman hocam’la ben herkesin görmediklerini görmeye çalışıyoruz. Ör. Azmış bir dişi Zebra, kendisi ile sevişmesi için erkekten erkeğe poposunu sürte sürte dolanıyor. Yüz vermeyen erkeklere de çifteyi basıyor. Biz onu O… Zebra diye adlandırdık. Zürafaların birbirine kur yapması ise çok romantik. Bacaklarını birbirine doluyorlar, yüzlerini birbirlerine sürtüyorlar. Hani, aniden arkalarına geçip, HÖTT desen korkup bacaklar birbirlerine dolanacak, güm yere yuvarlanacaklar. Aslan ise, ki en az 10 tane dişisi vardı, dişiler yerde ööle oturup sağa sola bakarken yavaşça arkadan sokuluyor, ön sevişme, kur v.s. falan yok dizlerini kıvırıp.. pat-pat.. dişi de sanki birşey olmuyormuş gibi yün ören ev kadını edası ile etrafa bakınmaya devam ediyor. Aslana durmak yok, hooop 2.ci, 3.cü dişiye gidiyor sırasıyla. Ancak sevişme süresi her şey dahil bir dakika. Biz yapsak yatakta dayak yeriz. Maymunlar fantazi peşinde, dallarda gördüklerimizi burada anlatamam. Bazen komşu köyün kızına sarkarlarsa köyün erkekleri tarafından meydan dayağı yiyorlar. Su aygırlarını yazmıştım sevişgen bir ırk ve ancak sevişirken görülebiliyorlar diye. Çakal, manda, geyik muhabbetleri ise bizi sarmadı. Çok klasik. Senede bir-iki kez sevişen Fillerin o hallerini göremedik ama gözlemimiz şudur ki, gerçekte ormandaki hayvanların bir çoğu sevişgen. Ör. Massai Mara’da hayvanlar durmadan avlanıyorlar, otlanıyorlar. Yerden kafasını kaldıran hayvan ilk gördüğü dişiyle de sevişiyor. Sonra otlamaya devam.

Masai Mara’daki bu doğal, vahşi yaşam sabah erken saatlerde ve öğleden sonra yapılan safarilerle günde iki kez görülebiliyor. Kenya, yabani akasya ağaçları arasında gezinen zebralar, buffalo sürüleri, avını kollayan aslanlar, boyunlarını uzatmış ağaç yapraklarını yiyen zarif zürafalar, iri cüsseli gergedanlar, antiloplar, devasa filler, leoparlar, akbabalar, devekuşları, flamingolar, yaban domuzları, sırtlanlar ve ürkek ceylanlar ve durmadan sevişen hipopotamları ile, yaban hayatın en vahşi, en doğal görüntülerine tanık olabileceğiniz bir ülke.

Vaktiniz, paranız, sıhhatiniz” Bu üçü de sizde varsa Kenya’yı mutlaka görmelisiniz.